Powered By Blogger

16 June 2009

OZAN'IN ŞARKISI

[Blind Guardian'dan Bard's Song]
[Dinledikçe hüzünlendim. Gerçek hayatla ilgili değil ama gerçek olan ve gerçek olması gereken hikayelerden; gerçek olması gerekenlere girenlerden... Sanki şu an Orta Dünya'dayım, Lorien Ormanı'nda ya da Ayrıkvadi'de, ama Elfler çoktan denizin ötesine geçmişler gibi]

Şimdi hepiniz biliyorsunuz
Ozan’ı ve Ozan’ın şarkılarını…
Saatler geçtikçe,
Kapatırım gözlerimi.

Dünya’nın öbür ucunda,
Belki bir araya geliriz.
Ama şimdi benim şarkımı dinleyin,
Şafak sökmek üzereyken,

Ozan’ın şarkısını söyleyelim;

Gelen gün bizi alıp götürecek,
Evimizden uzaklara,
Hiç kimse ismimizi bile bilmeyecek
Ama Ozan’ın şarkıları kalacak.

Gelen gün alıp götürecek,
Bugünün korkusunu.
Gidecek,
Sihirli şarkılarımızla.

Sadece bir şarkı,
Kaldı aklımda.
Cesur bir adamın hikâyeleri,
Buralardan çok uzaklarda yaşayan.

Şimdi Ozan’ın şarkılarını bitti,
Gitme zamanı geldi.
Hiç kimse Senin adını sormadı
Onun…

Hikâyeyi anlatanın

Gelen gün bizi alıp götürecek,
Evimizden uzaklara,
Hiç kimse ismimizi bile bilmeyecek
Ama Ozan’ın şarkıları kalacak

Yarın hepsi bilinecek,
Ve Senin yalnız olmadığın…
Öyleyse korkma,
Karanlıkta ve soğukta,
Çünkü Ozan’ın şarkısı kalacak.

Düşüncelerimde ve rüyalarımda,
Her zaman aklımdalar,
Hobbitlerin, cücelerin ve insanların şarkıları
Ve elflerin.
Gözlerin, yakınlaştır.
Onları sen de görebilirsin.

07 June 2009

İstanbul'dan Göç

24 yıl İstanbul'da yaşadım. Uzun bir süre yalnız başıma, uzun bir süre de annemle. Çok kahrını çektim İstanbul'un. Soyuldum, dayak yedim, kayboldum, trafiğe hayatımın yarısını verdim. Her gün birileri sırf canı istiyor diye arkamdan bıçaklamasın diye paranoya yaptım. Doğudan zengin olmak için gelen, karın tokluğuna çalışan insanlara acıdım. Zenginleri kıskandım gece kulüplerinde her gece milyonlarca para harcıyorlar diye.

O vazgeçilemeyen Boğaz'ına, denizine hiç anlam veremedim. Benim için Boğaz'ı görmek trafik demekti. Ya da çeyrek kala-çeyrek geçe vapuru. Deniz bana sadece Bakırköy - Kadıköy - Bostancı Deniz Otobüsü hattıydı. Ha yanı başında rakı balık yapmışım, ha etrafı betonla çevrili Taksim'de.

7 yıl boyunca İstanbul'da Sarıyer - Taksim - Ataköy arasında gidip geldim. Maslak'tan minibüs, Taksim'den ya 71T ya da sarı domuşlar. Hiç biri zevk vermedi hep kötü anılar. Güzergah süper olmasına rağmen...

Neredeyse bütün arkadaşlarım Anadolu yakasında oturuyorlardı. Buluşma yerimiz Taksim, Beşiktaş ya da Kadıköy. Konseptler hep değişik olsa da yapılan şeyler hep aynı. Oturalım bir yerlerde. Muhabbet edip, muhabbetin yanına da sos olarak para harcamak. Oturduğun yerin sandalyesine göre de biraya verdiğin paranın anlamsızlığı. Dinlediğin müzikler hep aynı. Takıldığım yerlere göre genelde aynı. Soft Rock, Rock, ya da Atmosferik Gay Metal. Birileri çıkıp sıcacık bir ortamı olan bir mekan yapıyor. Bir süre oraya takılıyorsunuz. Arkadaşlarınızı bu keşfettiğiniz yeni yere getiriyorsunuz. Şarkıları size göre. İçecek fiyatları makul. Onlar da kendi arkadaşlarını, daha sonra tanımayanlar da... Kapitalizme dayanamayıp bir süre sonra o mekanın da cılkı çıkıyor. Ya kapatıyor, ya da klasiklere dönüyor.

İlişkiler de burada bozulmuş. İçeride olunca asla farkedemediğiniz bir bozulmuşluk. Hep bir şeylere kıyaslama halinde. Mutlu olmaya çabalamak yerine ne yaparız da mutsuz oluruz üzerine ilişkiler. Nasıl karşımdakini daha berbat kıskanıp hayatını rezil ederim anlayışındayız. Dışarıdan bakınca o kadar kabak gibi gözüküyor ki...

Gökhan Semiz'den alakalı olan kısımla ilgili. [Ben daha hazırlıktaydım öldüğünde. Şarkıları komik diye dinliyordum sadece. Üniversite'de anlamaya başladım bu eşsiz abiyi.] İstanbul'da sular akmıyor... Bana buralarda kimse bakmıyor... Uçaklar rötar yapmış, trafik sıkışık... Çöpler yine birikti arka bahçede... Yağmurun elleri yok, gitarın telleri yok... Morali bozuk, cereyan kesik... Bazen sevinçli bazen hüzünlü...

Kaos ve karmaşa. Mutsuzluk ve yalnızlık.

Çok öncelerde görüp aşık olduğum iki şehir. Antalya ve Marmaris. Gidemezsin, yapamazsın, İstanbul'u ararsın, sen şehirlisin orada yaşayanlar köylü. İş bulamazsın.

Artık Antalya'lıyım. Antalya'dayım. Kaos yok, paranoya yok, trafik yok, ailem ve sevgilim yanımda yok. İş var, burada da deniz var, sevgilimin geleceğine dair ciddi bir söz var ortada...

Kısacası hayat İstanbul'da değilmiş. Taşındaki toprağındaki altın da senin olsun İstanbul. Bilmiyorum galiba ben biraz salağım. Bu da böyle bir boşalma işte... Ey İstanbul sen mi yamansın, ben mi yaman? derdim. Artık şöyle diyorum. İstanbul sen yamanmışsın. Bana uzak Allah'a yakın ol... İstanbul'un da çok umurundaydı.